Budapeşte’de Bir Gece…

Sokak lambalarının loş ışıkları altında, yağmurun ıslattığı taşların zayıf parıltılarına basa basa yürüyordu o gece. Elindeki eski tip koca bavulu taşımaktan, kolları uyuşmuş bir halde başını sokabilecek bir otel için bakındı gözleri etrafa. Sokağın sonundaki mavi neon ışıklar ile yazılmış hotel yazısını gördü. Taşların üzerindeki mavi pırıltılara basa basa ilerledi yazıya doğru. Kapının önüne geldiğinde o parıltılı mavi neon ışığa tezat eski bir bina olduğunu gördü otelin. “Burası dökülüyordur.” diye geçirdi içinden. Fakat yapacak bir şey olmadığını kendisi de biliyordu. Saat geç olmuş, hava iyice bozmuştu. Üstelik elindeki bavul, adım attıkça daha da ağırlaşmıştı. Kolları bu işkenceden kurtulmak için kendisine haykırıyorlardı. Tabelaya bir kere daha baktı ve uzattı elini kapıya doğru. Kapı gıcırdayarak açıldı. Aynı sokaktaki loş ışığın devamı içerideydi sanki. Resepsiyonun orada yanan küçük bir abajur küçük lobiyi aydınlatıyordu. Eşyalar eski fakat etraf iyi dekore edilmişti. İçerinin fazla loş olmasını umursamadan resepsiyona doğru ilerledi. Elindeki bavulu bıraktı. Tahta zeminden çıkan ses içerideki eşyalar tarafından hızlıca emildi. Sanki uzun zamandır hiç ses çıkmamış gibi. Resepsiyondaki adam buna rağmen okuduğu kitaptan bir süre daha başını kaldırmadı. Kısa bir mutlak sessizlikten sonra hafifçe boğazını temizledi. Resepsiyonist kafasını ağır ağır kaldırıp uyuşuk gözlerle ona baktı. Boş bakışların ardından uzun süredir konuşmamış birinin sesi gibi gırtlaktan gelen hırıltılarla birlikte “Hoşgeldiniz” dedi. “Hoşbulduk”. Buna kendi de inanmamıştı. Ortamı pek de hoş bulduğu söylenemezdi. Fakat tek umursadığı temiz bir yatak bulup iyice dinlenmekti. “Boş odanız var mı?” diye sorarken sorunun saçmalığından utandı. Bütün otel boş gibiydi. Resepsiyonist arkasına dönüp panoda dizili onlarca anahtardan birini alıp adama uzattı. Hiçbir şey demedi. Ardından hemen kitabını okumaya geri döndü.

Bellboy falan beklemeye niyeti yoktu. Zaten ortalıkta ne bellboy vardı ne de başka biri. Valizini yüklendiği gibi merdivenlere yöneldi. Üstünkörü göz gezdirdiğine göre asansör de yoktu. “En azından gecenin son adımları” diye geçirdi içinden. Anahtarın üzerinde yazan 213 rakamı ikinci katı işaret ediyor olmalıydı. İkinci kata yavaş adımlarla çıktı. Sıralı kapıların önünden tek tek geçerken etrafta hiç ses olmaması hoşuna gitti. Galiba gerçekten otelde kimse yoktu. “Rahat bir uyku çekeceğim” diye düşündü, farkında olmadan hafifçe gülümsedi. 213 numaralı odanın önüne geldiğinde kollarındaki son kuvveti de tüketmişti. Valizi yere bıraktı. Zemindeki yıpranmış halı sesi emdi. Anahtarı kapıya soktu ve çevirdi. Kapı yine gıcırdayarak açıldı.

Küçük bir odaydı ama içerisi temiz görünüyordu. Son bir çabayla valizi içeri geçirdi. Kapının yanına bıraktı. Kapıyı kapatırken gıcırtı sessizliğin içinde rahatsız edici geldi kulağına. Yatağa oturdu. Yatak rahattı. Odadaki eşyalar da eski görünüyorlardı. Ama çok yıpranmamışlardı. Ortalık gayet düzgündü. İçi rahatladı. Düşündüğü gibi her yeri akan, dökülen bir yer değildi. Bu geceyi rahat geçirebilecekti. Valizini açıp üstünü değiştirdi. Kıyafetlerin rahatlığıyla yorgun olduğunu daha çok hissetti sanki. Yorganı araladı ve yatağın içine girdi. Hemen yan taraftaki anahtardan ışığı söndürdü. Karanlıkla birlikte etraf iyice sessizleşti. Gözlerini kapadı ve kendini uykunun kollarına huzurlu bir şekilde bırakmaya hazırlandı. Gecenin bir yarısı böyle bir yer bulabildiği için şanslı olduğunu düşündü. Huzurluydu.

Birden tüm bu karanlığın ve mutlak sessizliğin içerisinde tok bir ses duyuldu. Tak, tak, tak… Gözlerini açtı ve tavana dikti. Ses, bütün o huzurun içinde ritmik bir halde duyuluyordu. Tak, tak, tak… Tüm bu aksiliksiz gittiğini düşündüğü gecenin içinde bir aksilik beklermiş gibi “Olmasaydı şaşardım” dedi kendi kendine. Huzurla uyuyacağı uykunun girizgahını yapmışken birden bire böyle bir sesin ortaya çıkması sinirini bozdu. Ses üst kattan geliyordu. Yere ritmik bir şekilde vurulan bir şeyin sesiydi. Ve gerçekten sinir bozucuydu. “Böyle ritmik olmasaydı belki duymazlıktan gelinebilinirdi” diye düşündü, üşengeçlikle asabı bozuk bir halde. Ama ses, aralıkları hiç değişmeden, dünyanın en tutarlı şeyiymiş gibi ve sanki şimdiye kadarki tüm zamanlarda bugün bu kadar mükemmel şekilde ortaya çıkmak için çalışmış bir halde “tak”lıyordu. Derin bir nefes çekti içine. Sonra yavaşça bıraktı. Yatakta doğruldu. “Bir süre sonra durur mu acaba?” Ama sesin duracağı yoktu. Ayrıca saat geç olmuş, kolları ve bacakları yorgunluktan kendilerini iyice salmışlardı. Yapması gereken şeyi biliyordu. Yataktan kalktı ve valizinden çıkardığı hırkasını üzerine geçirdi.

Kapı, koridordaki sessizlikte gıcırdadı. Yukarıdaki ses istifini bozmadan devam ediyordu. Yavaş yavaş attığı adımlarla merdivenleri çıktı. Diğer kapıları es geçerek 313 numaralı kapının önüne geldi. Ses kapının arkasından daha güçlü duyuluyordu. Elini kapıyı çalmak üzere uzattığında kapının hafifçe aralık olduğunu fark etti. Hemen durdu. “Garip” diye düşündü. Eliyle hafifçe kapıyı itti. Kapı gıcırdamayarak açıldı. Gözlerini karşıya dikti. Odanın içerisi her zamanki sarı zayıf ışıkla loş bir şekilde aydınlanmıştı. Eşyalar aynı eski ama fazlaca yıpranmamış eşyalardı. Kendi odasına çok benziyordu. Ama odanın ortasında büyük bir farklılık vardı. Odanın ortasında, yatağın kenarında bir sandalye duruyordu. Konumu itibariyle odaya olmaması gereken saçma bir hava katıyordu. Fakat asıl detay sandalyenin önündeydi. Sandalyenin önünde bir çift siyah rugan ayakkabı duruyordu. Ayakkabılardan biri hafifçe yukarı kalkıp birden aşağı iniyor ve ahşap zeminle temas eder etmez duyulan o tok sesi çıkarıyordu. Hiç sekmeyen bir şekilde devamlı aynı hareketi yapıyordu. İstikrarlı bir halde bir şeyleri bekler gibi.

Gözlerini ayakkabılara dikti. Sesin kaynağını bulmuştu. Ayakkabı, tam saatinde çalmaya başlayan bir alarm gibi hiç durmadan yere vuruyordu. Gecenin bu zamanını ısrarla vurgular gibiydi. Ama her şeyden çok, sandalyede oturan görünmeyen biri, sanki birini, bir olayı, bir şeyi bekliyormuş gibi farkında olmadan, ayağını yere vurarak zamanın geçtiğini, her saniyenin her ayak darbesiyle bir daha eksildiğini kendisine hatırlatırcasına beklediği bir hale benziyordu. Gerçekten de öyleydi. Bu ayakkabılar birini bekliyordu. Bu odaya gelecek birini. Yoksa kendisi miydi bu kişi? Gecenin bu saatinde bir alarm gibi tam vaktinde çıkan bu ses kendisini mi çağırmıştı? Resepsiyonist onca oda arasından o anahtarı verirken, buraya gelmesi gereken kişinin kendisi olduğunu biliyor muydu acaba? Tüm bu sorular kafasında hızlıca dolanmaya başlarken kendisi hala kapıda, gözlerini ayakkabılara dikmiş bir halde bekliyordu. Soruları sormayı bitirdiğinde kapıda olduğunu fark etti. Eğer beklenen kişi kendisiyse içeri girmesi gerektiğini düşündü. Odaya girdi, Kapıyı kapattı. Karşıda duran sandalyeyi getirip ayakkabıların karşısına koydu ve oturdu. Tüm bunları yaparken gözlerini ayakkabılardan bir saniye bile almamıştı. Ayakkabılardan teki hiç aksatmadan, aynı ritmik halde hafifçe kalkıp hızlıca yere vurmaya devam ediyordu. Gözleri, kalkıp inen o ayakkabıyı takip ettikçe hipnoz olmuş gibi hissetmeye başladı. Bu ayakkabılar belki de bu odadaki ve bu oteldeki diğer tüm eşyalar gibi kendi zamanlarından beri birilerini, bir takım olayları, bazı şeyleri bekliyorlardı. Ve bu kimseler, olaylar ve şeyler bir türlü gelmemişti, olmamıştı, yaşanmamıştı. Böyle geçirdi aklından. Aslında kendisinin de herkes gibi beklediği bir çok an vardı hayatında. Hala beklediği bir çok kişi, olay vardı. Bir aşk bekliyordu mesela. Tam hayalindeki gibi birini, mutluluğu. Hayat yolundaki köşeyi döneceği olayı. Hep huzurlu kalacağı durumu. Ama bunların hiçbiri yaşanmamıştı. Hala beklemekteydi. Karşısındaki ayakkabılar gibi.

Oturdu sandalye de, dakikalarca, saatlerce. Beklediği şeyleri düşündü. Hep beklediği, ömrünün beklemekle geçtiği, beklediği şeylerin kendisine kazandıracaklarından ziyade beklemenin bir hayat tarzına dönüştüğü gerçeğini düşündü durdu. Kendisi de aynı ayakkabılar gibi ritmini hiç bozmadan beklemişti yıllarca. Bazı şeylerin olacağına hala inanmaktaydı. Aslında onu bekleten her şey o kadar uzaktaydı ki ondan, içinde hissettiği kör umut, kendisinin bu gerçeği görmesini engellemişti hep. 44 yaşında, unutulmuş bir otel odasının ortasında o sandalyede oturmuş o ayakkabılara bakarken bunu fark etmişti. Bir şeyleri bekleyerek geçirdiği bir ömrün geride bıraktığı izler vardı sadece hayallerinde. Niteliksiz ve tatminsiz bir 44 yıl. Körü körüne bir umut. Karşısında ki ayakkabılar ise kendisini bekleyen yaşamıydı belki de. O ayakkabılar 44 yıl boyunca giyinmeyi bekleyip yola koyulmak için beklemişlerdi. Çakıllı, dikenli yolda kah koşup kah yürüyeceği bir ömrün vazgeçilmezleriydi. Yola çıkmanın ilk şartıydı. Yolda olmanın gerekliliğiydi. Hiç giyilmeyen, dolayısıyla hiç yaşanmayan bu hayatın en önemli araçlarıydı. Bunun farkına varmıştı o gece. Artık anlıyordu. O ayakkabıların neden beklediğini anlıyordu. O ayakkabıları susturmanın tek yolunun onları giymek olduğunu anlamıştı. Saatler sonra oturduğu yerden kalktı ve karşısındaki sandalyeye oturdu. Ayakkabılara son bir kez baktı. Evet, hala onu beklemekteydiler. Yavaşça ayaklarına geçirdi. Ayakkabılar ayaklarına tam gelmişti.

Sandalyeden kalkıp odadan çıkmak üzere adımlarını attığında artık çıkan sesin ritmini kendi belirliyordu. Kapının karşısına geldiğinde ses durdu. Kapı yine gıcırdamadan açıldı. Koridorda yavaşça ilerledi. Şimdi hayatın akışı değişmiş, her şeyin rengi, sesi, kokusu farklılaşmış, kendine güveni yerine gelmişti. Odasına girip yatağına uzandığında ayaklarındakileri bir daha hiç çıkarmaması gerektiğini biliyordu. Artık hayatına kendi yön verebilecekti…

Yorum bırakın