Hayatının tüm kollarında talihsizlik ve başarısızlık içinde dört nala koşan biri, göğsünde kocaman bir sıkıntıyla, içinde bulunduğu hissiyata en tezat yerdeydi o gün. Kafasında düşüne düşüne bitiremediği sıkıntıları sıraya girmişken ve hatta cebinde su içecek kadar dahi parası yokken hayat ona şaka yapmış da pişkin pişkin sırıtıyormuşçasına onu alıp mızıka öğrenenlerin arasına getirmişti. Bir tanışma buluşmasıydı bu. Farklı yerlerden gelen birçok insan mızıka öğrenmek amacı ve odağı ile uzun masanın etrafına dizildiklerinde onun bir mızıkası bile yoktu. “Islık çalayım o zaman” dedi. Herkes sadece baktı, sonra ellerindeki o küçük aletlerin o küçük deliklerinden üfleyip arı vızıltısına benzer sesler çıkardılar, çıkardılar ve saatlerce çıkardılar. Sonra tiz dediler, pes dediler, bend dediler, minör, majör, dudak, dil, tükürük derken, “sen haftaya gene gel” dediler ona. “Akbilim yeter mi acaba” diye düşündü sadece. “Umarım” diyebildi. Giderken yolda tek başına, düşündü yine içinden; “acaba yarın yiyecek yemek param olur mu? Ya da kalacak bir yerim?” diye. Sonra baktı otobüsün camından şehre, “Burası şehirden çok bir karnaval yeri gibi” diye geçirdi kafasından. Biri ağlarken biri gülen, biri ölürken biri sevişen, maç izleyen, film çeken, biri aşık olurken, biri bileğini kesen, kavga eden, mızıka çalan insanlarla dolu bir yer. Otobüste böyle düşüne düşüne, gitti gitmek istemediği evine…