7 yaşında bir çocuktu, ilk defa babasıyla gölün kıyısına gittiğinde. Yine ilk defa görüyordu bu denli büyük su birikintisini. Kendisinin tek bildiği, yaşadığı tek odalı evin sokağındaki küçük kahverengi su birikintileriydi. Bazen yanlışlıkla üzerine bastığında evde azarı işitir, bazen de bir hınçla atlardı üzerlerine. Günlük can sıkıntılarını onlardan çıkarırdı.
Ama böyle büyüğünü ilk defa görüyordu. Bir süre göle baktı sonra bakışlarını ayaklarına çevirdi. Gerçekten de bu birikinti, üzerine hınçla basamayacağı kadar büyüktü. Gözü korktu biraz. Sanki her gün mahallede gördüğü o küçük birikintilerin abisi gelmişti karşısına. Ve ondan hesap soruyordu. Babasının elini daha sıkıca tuttu. Babası ona baktı ve gülümsedi. Halbuki o hiçte gülümseyecek halde değildi. Aksine babası da onu kurbanlık koyun gibi bu büyük abinin kucağına atmaya gidiyordu. Dalgalar ona doğru geldikçe kollarını uzatıp kendisini yakalamaya çalışan ve kardeşlerinin uğradığı zulmün cezasını kesmeye uğraşan sabırsız abi gibi görünüyordu gözünde. Daha fazla ilerlemedi. Yerinde çakıldı kaldı. Bir adım daha atsa o kollar kendisine ulaşacak ve ayaklarından tuttuğu gibi içine doğru sürükleyecekti. Babası elinden çekiştirdi ama o ısrarla bir adım bile atmadı. Bir süre göle baktı. Sokaktaki küçük birikintileri düşündü. Kendisini şikayet etmişlerdi. Onlara sinirlendi. Sinsice haftasonunu beklemişler, babasıyla olan tek tatil gününde abilerini çağırmışlardı. Bu tek günü mahvetmişlerdi. Demek öyleydi. Birden elini babasının elinden kurtarıp yerden kaptığı taşı abiye fırlattı ve ardına bakmadan koşmaya başladı. Şimdi mahalledeki küçüklerden hesap sorma vaktiydi.
